Adalet Bakanı Tunç, geçen günlerde uzun süredir üzerinde çalışılan Aile Arabuluculuğu Sisteminden bahsetti. Detayları altı ay önce biliniyordu ama herhalde farklı çevrelerin tepkileri hesaba katılarak yavaş ilerlendi.
Uzlaşı mefhumundaki pozitif çağrışım; resmi, katı ve duygusuz mahkeme süreçlerinin soğukluğuna karşı sıcak ve sivil bir çözüm gibi algılanmış olacak ki toplum uzun süredir farklı alanlarda devam eden bu uygulamayı benimsedi.
Ve bu uzlaşılarla yargının yükü hem büyük oranda hafifledi hem de adaletin olmazsa olmaz en büyük önceliği olan “hızlılık” şartına da kısmen ivme geldi.
Peki arabuluculuk veya uzlaşı denilince ilk akla gelmesi gereken konu, aile anlaşmazlıkları iken neden bu konuda devreye alınmadı?
Bir kere iktidara gelen en İslamcı (!) tiplerin bile neredeyse tamamının kısa süre içinde Kemalizm’in sadık bir neferine dönüştüğü mevcut tabloda, aile geçimsizliklerinde Kur’an temalı çözümlerin neden dayanak kabul edilmediğini sormak biraz abes olur.
İkincisi de kâğıt üzerinde vazgeçilmişken bir çok maddesi en acımasız biçimde yürürlükte olan İstanbul Sözleşmesinin, barıştırma ve arabuluculuğu reddetmesi.
Neydi o Âyet-i Kerîme: “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (Nisa 35)
Ayette ifade edilen hakemlerin, tarafların ailelerinden olması müstehap ise de alimler bunu bir zorunluluk olarak görmemişler. Yine bu hakemlerin yetkilerini de ulemanın cumhuru, oldukça geniş değerlendirmiş, bunların yapacakları tahkikat için daha üst bir mercinin onayına filan gerek duyulmamış, kararları ise eşler üzerinde bağlayıcı kabul edilmiştir.
Osmanlı Devleti de 1917 de çıkardığı “Hukuk-ı Âile Kararnâmesi” ile bu arabulucu heyetine “Aile Meclisi” demiş ve yetkilerini ciddiye almıştır.
Sayın Bakan, bu düzenlemenin birçok Avrupa ülkesinde olduğunu ifade etmiş.
Farklı vesilelerle söylediğimiz gibi, bu ülkeye şeriat gelecekse bu, kendi geçmişinden gelmeyecek. Ya da tarihteki veya günümüzdeki misallerden bu anlamda bir şeyler alınmayacak. Olur da bir gün “ya hu, halkı müslüman bir memlekete bu kadar zulüm, bu kadar çelişki, bu kadar zorlamaca yeter, getirin şu Müslümanlığın ahkamını, yönetim ilkelerini” dense bu ya İrlanda’dan ya İspanya’dan ya da başka batılı bir ülkeden gelecek. Mesela yaşanan örnekteki gibi önce Macaristan, Rusya benzeri ülkeler cinsi sapkınlıkları yasaklayacaklar sonra burada da yasaklanması için tartışmalar olacak.
Neyse, toplumda sürekli aktif biçimde varlığını sürdüren bu aile arabuluculuğuna devlet tarafından bir hüviyet kazandırılarak katkı sunulması sonuçta tabi ki heyecanlandıran bir gelişme.
Hasta bir bünyeyi iyileştirmek için ne kadar çok kişi kafa yorsa veya bir probleme ne kadar farklı pencereden bakılsa elbette ki güzeldir.
Ama fıtrat düşmanı feminist çevrelerin yaygarasından ürküp de sözkonusu yasa, kuşa çevrilirse o da herhalde başka bir eziklik olur.
Ve madem, aile yılı denilerek konuyla ilgili yargı paketi getiriliyor. O zaman içine şu nafaka ve 6284 sayılı “kadının beyanı esastır” maddesinin revizesini de koysanıza. Kadının, kızın bir dokunuşu ile anında erkeğe evden uzaklaştırma cezası verilen bir ülkede aileyi korumaktan, doğumları artırmaktan bahsetmek hiç samimi gelmiyor.
Bunu iktidarın bilmemesi mümkün olmadığına göre iş işten geçmeden neden bir çözüm bulmazlar ki? Yoksa mesele Kadem hassasiyet mi?
Velhasıl o kadar harap olmuş ki diyar, en ufak bir adıma bile seviniyoruz işte. Sonucunu bile görmeden..