Arapçada adl kelimesinin kökü, bir yükün iki tarafını denkleştirmek anlamına gelir. Deve kervanlarında yük bir yana ağır gelirse hayvan yorulur, yol uzar, sonunda yük devrilir. Toplum da böyledir: terazi bir yana eğildiğinde önce yorgunluk başlar, sonra kırgınlık, sonra devrilme.
Ömer b. Abdülaziz'in hilâfetinde bir vali, şehrinin surlarının yıkıldığını, onarım için para istediğini bildirdi. Cevap kısaydı: "Şehrini adaletle surla çevir, yollarını zulümden temizle."
Sâdî, Gülistân'da kral Nûşirevân'ın bir av sırasında yemek pişirilirken bir hizmetçiyi köyden tuz getirmeye gönderirken şöyle seslendiğini belirtir: "Bedelini öde, yoksa bu bir âdet olur ve köy harap olur." "Bir tutam tuzdan ne çıkar?" dediler. Cevabı bir medeniyet dersidir: "Dünyada zulümün temeli başta azdı. Her gelen üzerine bir şey ekledi ve bu hale geldi."
Padişah bir elmayı izinsiz koparırsa, köleleri ağacı kökünden söker. Yöneticinin küçük istisnası, maiyetinin büyük hakkı olur.
Alimlerin de en öncelikli görevi ne pahasına olursa olsun adalet terazisini takip etmektir. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, haksız yere ölüme mahkûm edilen ipek tüccarları için padişahın karşısına çıkar. Padişah ona “idare işlerine karışma” deyince şöyle cevap verir: "Ben senin âhiretine karışıyorum."
Sasânîlerden Abbâsîlere, Selçuklulardan Osmanlılara uzanan bir model vardır: Daire-i adliye, yani adalet dairesi. Kınalızâde Ali Efendi bunu Ahlâk-ı Alâî'de sekiz halkalı bir zincir olarak özetler. Halkaların özü şöyledir: Dünya bir bağdır; duvarı devlettir. Devleti düzene koyan şeriattır, yani hukuktur.Hukuku ancak devlet otoritesi korur. Devlet otoritesini ancak ordu ayakta tutar. Orduyu ancak mal toplar. Malı ancak halk üretir. Halkı ancak adalet bağlar. Adalet ise dünyanın düzeninin sebebidir.
Zincirin başı ile sonu birleşir. Bu düşüncede adalet bir süs değil, devlet makinesinin motorudur. Halka bir yerden kırılırsa bütün zincir çözülür.
Müslüman düşünce tarihinin en çarpıcı cümlelerinden biri İbn Teymiyye'ye aittir: "Allah, kâfir de olsa adil devleti ayakta tutar; Müslüman da olsa zalim devleti ayakta tutmaz."
Modern araştırmalar, adalet duygusunun sadece insanların sonradan öğretilmiş bir nâzik davranış değil, her canlının derinliklerine işlenmiş bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor.
2003'te yapılan bir deneyde iki maymun yan yana kafeslere konulur. İkisi de aynı görevi yapıp karşılığında salatalık dilimi alırlar ve gayet memnundurlar. Sonra araştırmacılar birine salatalık, diğerine aynı iş için üzüm vermeye başlar. Salatalık alan maymun önce şaşırır, sonra öfkelenir. Salatalığı araştırmacının yüzüne fırlatır, kafesini sarsar ve çalışmayı reddeder. Bir dakika önce mutlulukla yediği salatalık değişmemişti. Değişen şey, yanındakine ne verildiğiydi. Benzer tepkiler daha sonra köpeklerde ve şempanzelerde de gözlendi. Bir yöneticinin öğrenmesi gereken ilk ders budur: İnsanlar aldıklarını yalnız mutlak değerle değil, yanındakine karşı tartarlar.
Başka bir deneyde ise bir kişiye para verilir ve bunu bir yabancıyla paylaşması istenir. Karşı taraf teklifi reddederse ikisi de hiçbir şey alamaz. Normalde mantıklı insanın bir kuruşu bile kabul etmesi gerektiği beklenir; ne de olsa hiç yoktan iyidir. Gerçekte ise dünyanın dört bir yanında yapılan deneylerde, toplamın yaklaşık beşte biri ya da daha azı olan teklifler sık sık reddedilir.
İnsanlar, haksız bir payı almaktansa elleri boş gitmeyi seçer. Hatta sosyal araştırmalar şunu da tespit etmiştir: İnsanlar, kendi ceplerinden para ödeyerek bile, kuralları çiğneyenleri cezalandırmak ister. Adalet, insan için paradan daha değerli bir para birimidir.
Yirmi yıl önce yapılan bir beyin görüntüleme çalışmasında, haksız bir teklif alan insanların beyninde ön bölgesinde bir kısmın aktifleştiği görülmüştür. Bu bölge, bozuk bir yiyecekle karşılaştığımızda hissettiğimiz tiksintiyle ilişkilidir. Yani adaletsizlik, beynimize bir çürüklük gibi gelir. Yine adil davranılan insan, para miktarı aynı kalsa bile daha fazla mutluluk hisseder. Adalet, insan beyni için bir gıdadır.
İnsanların bir otoriteyi meşru sayıp sayılmaması, sonucun kendi lehlerine olup olmamasından çok, sürecin adil olup olmamasına bağladıkları da bilinen bir husustur. Davayı kaybeden ama adil bir yargılanma gören insan, kazanıp haksız bir süreçten geçen insandan daha çok sisteme güvenir.
İngiltere'de on binlerce devlet memurunu yıllarca izleyen bir çalışmada; yöneticilerinden adil muamele gördüğünü söyleyen çalışanların koroner kalp hastalığı riskinin, adaletsizlik yaşayanlara göre belirgin biçimde daha düşük olduğu bulunmuştur. Başka çalışmalar, örgütsel adaletsizliğin hastalık izinleri, uyku bozuklukları ve tükenmişlik ile bağlantılı olduğunu göstermiştir.
Adaletsiz bir yönetici, yalnız çalışanlarının moralini değil, kelimenin tam anlamıyla kalplerini yorar. Çalışanın eve götürdüğü kırgınlık, sofradaki çocuklarına da ulaşır. Bir yöneticinin kararları, hiç tanımadığı evlerde yankılanır.
Kuralların herkese eşit işlediğine inanılan toplumlarda insanlar sözleşme yerine söze güvenir, iş birliği yapar, geleceğe yatırım yapar. Adaletin kaybolduğu yerde ise herkes başkasının kayırıldığından şüphelenir. Yetenekli olan göç eder, çalışkan olan küser, kurnaz olan öne geçer. Bugün şirketlerde "sessiz istifa" adıyla konuşulan olgu, çalışma şevkinin azalmasına karşılık gelir.
Zulümün en tehlikelisi, zalimin kendisini adil sandığı zulümdür. Tarihin kızıl zalimleri azdır; asıl tahribatı, kendini iyi niyetli sanan, ama terazisi farkında olmadan eğilmiş yöneticiler yapar.
Liderlik araştırmalarında yöneticilerin ekiplerini farkında olmadan "iç grup" ve "dış grup" diye ayırdığını anlatır. İç gruptakiler bilgi, fırsat ve güven alır. Dış gruptakiler sadece talimat alır. Bu ayrım keskinleştikçe ekip içindeki güven ve bağlılık azalır.
Hz. Ali'nin Mısır'a vali olarak gönderdiği Mâlik el-Eşter'e yazdığı nakledilen mektupta, bu tuzağa karşı eskimeyen bir uyarı vardır. Halkını tarif ederken şöyle der: "Onlar ya dinde kardeşindir ya da yaratılışta eşin.” Bu cümle bir yöneticinin "bizden" ve "onlardan" ayrımını kökünden yok eder. Kimse dış grupta değildir.
Zulüm her zaman bir şey almak değildir; bazen bir şeyi vermemektir. Teşekkür edilmeyen bir emek, paylaşılmayan bir bilgi, başkasının hanesine yazılan bir başarı, toplantıda adı anılmayan bir fikir... Bunların hiçbiri mahkemeye taşınmaz. Ama hepsi kalpte bir yara açar ve hepsi âhirette sorulacaktır.
Martin Luther’e atfedilen şu söz de meselenin ne kadar hassas olduğuna vurgu yapar: "Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için bir tehdittir." Yanıbaşında yapılan haksızlığa susan bir yönetici, onu kendisi yapmasa bile ortaklığını imzalamıştır. Ebû Ali ed-Dekkâk’ın şu sözü bunu şöyle özetler: "Hakkı söylemekten susan, dilsiz bir şeytandır."
Gazâlî, İhyâ'da ahlâkın dört temel erdemini sayar: hikmet, cesaret, iffet ve adalet. Adalet, diğer üç gücün her birini yerli yerinde tutan dengedir. Öfke ve arzu aklın emrine girdiğinde, insanın içinde adil bir devlet kurulmuş olur. Öfke sözü ele geçirdiğinde ise o kalpte bir zorba hükmeder.
Resûlullah (sav), hiç bir gölgenin olmadığı kıyamet günü arşın gölgesinde olacak kimseleri sayarkenen başta şunu zikreder: "Adil yönetici.”
Kisrâ'nın elçisi Medine'ye geldiğinde, dünyayı titreten halifenin sarayını sordu. Ortada saray değil sıradan bir devlet binası bile bulamadı. Ona bir hurma ağacını gösterdiler. Mü'minlerin emîri Ömer, kırbacını başının altına koymuş, toprağın üstünde, muhafızsız uyuyordu. Elçi uzun uzun baktı ve tarihe şu cümleyi bıraktı: “hakemte, feadelte, feeminte, fenimte ya Ömer!” Yani: "Hükmettin, adil davrandın, güvende oldun ve uyudun ey Ömer.”
Haydi şimdi güvenle uyuyun..
